p1070119Yıl 2009… Ne zamandır Türkiye’ye gitmedim. Üstlerimi ikna edip, şüpheleri üzerime çekmeden kendime bir görev çıkartmam hiç de zor olmadı aslında. Sadece kendime bir koordinat belirlemem gerekiyor. Şu Google Earth de basit masit ama nostaljik olduğu için sevimli geliyor bana. Evetttt! Zzzıttırı pıttırı bızıbızı  zııırrrt. Şu Türkler çok komik! Bizim bu seçim yapma oyunumuzu “Ooo pitiii piiitiii karamela sepetiiii” gibi bir çeviriyle söylüyorlar. Aman nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar; bana ne? Neyse üsse haber vereyim:
      -     Xyzicon merkez?
      -    Dinliyoruz Zubidik.
      -    Koordinatları veriyorum. Kuzey 36.26.31.09 ,  Doğu  29.36.8.39
      -    Yine Türkiye galiba…

       -   Evet… Antalya, Kaş, Sütleğen Köyü…

      -    Anlaşıldı  Zubidik. Bol şans!

Ohhh bu işi de hallettim. Gene gece iniş yapayım da kimselere görünmeden yeni vücuduma yerleşeyim. İyi ki bu sefer boğazıma hakim olabildim de iniş sırasında midem ağzıma gelmeyecek. Ben de giderek ustalaştım valla. Şu daracık bahçeye nasıl da iniş yaptım ama? Bırrrr amma da soğukmuş buralar yaaaa! Maldivlere mi gitseydim acaba? En iyisi popom donmadan, hemen en yakın duvardan içeri geçeyim. Oooo soba da çıtır çıtır yanıyor. Kemiklerim olsa ısınırdı kesinlikle. İşte gireceğim vücut orada derin bir uyku çekiyor. Ben de bir an önce yerleşip bir güzel dinleneyim. Sabaha çok işim var.

Üffff biraz daha uyusaydık olmaz mıydı sanki? Zaten bütün gece burnu tıkandı. Tısss da tısss tısss… Doğru düzgün uyutmadı beni. Neyse… Hadi bakalım Zubidik sabah bakımına! Terlikleri sürüklemesinden anladığım kadarıyla, içine girdiğim insanın da –Hımmm siz Türkler nasıl diyordunuz? Hahh!- afyonu patlamamış daha. Elini yüzünü yıkayınca kendine gelir. Ama? Amaaaa? Bu… Bu nasıl olur? Gene mi bu kadın??? Yani kocaman ülkede, içine yerleşecek başka insan kalmadı mı yahu? Hem ne arıyor burada? Ormana’da değil miydi en son? Off ki ne of! Neyse bugünkü araştırmalarımı yapıp hemen tüymekte fayda var.

Hıhh! Gene geçirdi poposuna bir pantolon. Hala aynı! Amaan bana ne? Ben şunun şurasında akşama gideceğim. O kendi derdine yansın. Hımmm… Bir koku alıyorum. Neydi bu, neydi neydiii? Hah buldum! Patates kızartması! Yanlış hatırlamıyorsam çok lezzetli bir şeydi. Yaşasın ; giderek kokuya yaklaşıyoruz. Bir üst katta , sıcacık bir odaya girdik. Elma yanaklı bir kadın gülümseyerek sarılıyor bize. Şu Türkler  sarılmayı amma da çok seviyorlar ha! Üstelik bu sevimsizin nesine sarılıyorsa?

Ohhh çay mis gibi. Yanında patates kızartması, peynir, zeytin… Masanın üstünü donatmış Fatmaabla. Gülmeyin canım. O elma yanaklı kadına öyle sesleniyordu benimki; oradan biliyorum yani. Kocasının adı da Azizabi’ymiş. Kahvaltı sırasında bir olaydan bahsediyorlar. Güneşin doğuş ve batış zamanlarında yaban domuzları sürü halinde geçiverirlermiş yoldan. Hatta geçenlerde birisinin arabasını yoldan çıkartmışlar.

Benimki ödlek ya; hemen lafa karışıyor. Neymiş efendim? Ya o da işe giderken domuzlar arabasına saldırır mıymış? Ev sahipleri, domuzların sabah daha erken saatte geçtiklerini anlatıyorlar sabırla.  Benimki de hemen diyor ki: “Ya saatini kurmayı unutmuş ya da sabah uyanamadığı için geç kalmış bir domuza denk gelirsem?”. Hep birlikte gülüyorlar. Hıhh! Aklı sıra espri yapıyor. Hem sen kim, espri yapmak kim? Sen önce şu kıvırcık saçlarını düzelt! Sabret Zubidik. Sık dişini!

Bulunduğumuz köy Sütleğen. Buradan 17 km ötedeki Gömbe Beldesi’ne gitmek üzere yola çıkıyoruz en sonunda. Benimki arabanın ön camındaki kar birikintisiyle oynamasaydı daha da erken çıkardık ya neyse… Bu kadının zekasından ciddi ciddi şüphelenmeye başladım. Hatta cesaret edebilsem Xyzicon’a götürüp inceleyelim diyeceğim ama… Iyyy düşünmesi bile korkunç. Nasıl güzel bir yol bu böyle? Yüksek yüksek dağların tepeleri karla kaplı. Aaa niye durduk ki şimdi? Hoppalaaaa! Ne yani şimdi? Sabah sabah nereden çıktı fotoğraf çekmek? Hem de bu soğukta? Çatlak bu yaaaa! Şu dünyada bir Japonları gördüm bu kadar fotoğraf meraklısı; bir de bunu! Neyse… İyi ki saatine baktı da geç kaldığını fark etti.

Sabahın bu saatinde sokaklarda yürüyen bir takım adamlar dışında, Gömbe sakin görünüyor. Haydaaaaa! Şimdi niye durduk peki? Köşede minik bir bakkala girdik. Büyük şehirlerdeki adına “süpermarket” dedikleri –Neresi süperse?- yerlere göre oldukça az ürün satmasına karşın çok daha sevimli. Ne alıyoruz? Süt, bisküvi, naneli çiklet, çikolatalı gofret… Bu kadın da en az benim kadar obur…

Nihayet  işe gelmeyi başardık. Çok iyi hatırlıyorum; bu kadın doktordu. Koridorda bekleyen hastalarla selamlaşarak odaya girdik. Buralarda yaşlı organizma sayısı oldukça fazla. Aslında yaşlı dediklerimin çoğunun yaşı benim gençlik yıllarıma denk geliyor ama insan türünün ömrü oldukça kısa ne yazık ki… Öğlene kadar hasta bakmaktan hiç kafamızı kaldıramadık. Bir an önce beslenme zamanı gelse de biraz araştırma yapma şansı bulabilsem.

Nihayet öğle tatili geldi de şu dört duvardan biraz dışarı çıkma şansım doğdu. Hımmm güzelll. Köfteciye gidiyoruz. Ormana’da da bir köfteci bellemişti bu kadın; habire oraya gidiyordu zaten. Köfte yiye yiye köfte gibi olacak bu gidişle. Allahtan benim de boğazım iyidir. Zaten anlaşabildiğimiz tek konu da bu…

Yemeği yedikten sonra bir baraj gölünün kenarına geldik. Öff yaaa gene mi fotoğraf? Şöyle ayaklarımızı uzatıp azıcık pineklesek olmaz mıydı sanki? Çiçeğe böceğe amma da meraklı haaa! Ben de dünyadaki bazı değişik organizmalardan örnek topladım ama bununki farklı… Vaktimiz doldu; gene ocağa dönüyoruz. Neyse o  hastalarına bakarken ben de biraz şekerleme yaparım bu arada.

Akşamüstü tekrar iniş yaptığım köye geri döndük. Hava soğuk. Odaya girer girmez  ilk iş olarak sobayı yaktık. İlkel milkel ama çok da iyi ısıtıyor doğrusu. Gezegenime dönerken musminime ( siz buna “eş” diyorsunuz sanırım) bir tane odun sobası hediye götüreyim. Gittiğim yerden elim boş dönersem küsüyor sonra…

Ohhh yatağa uzandık. Bizdeki  sistemden oldukça basit bir teknoloji ile üretilmiş bir aletten bir film izlemeye başladı. Ben gene uyuklamayı düşünüyordum. Sıcaktan rehavet çöktü üzerime. Ama sonra seyrettiği film ilgimi çekti.

ABD’ye gidişimden de biliyorum; Keanu Reeves’i. İnsanların dişi cinsinin çok ilgisini çeken birisi. Bu filmde uzaydan gelen bir adamı oynuyor. Tabii bu tür bir sürü film izledim sizlerle ilgili daha fazla bilgi sahibi olabilmek için. Ama bu Amerika’lılar kesinlikle kendilerini çok beğeniyorlar. Filmlerde bütün uzay gemileri koca dünyada başka yer yokmuş gibi onların ülkesine iniyor ve onlar da dünyayı kurtarıyorlar.

Halbuki yok böyle bir şey! Yani ben hiç bir zaman büyük ülke , küçük ülke ayrımına girmem; bizimkilerden hiç birisi de öyle davranmaz. Nerelerinden uyduruyorlar böyle şeyleri anlamıyorum. Neyse konumuza dönelim. Filmdeki adamın geliş sebebini öğrenmeye çalışıyor insanlar. O da dünyayı kurtarmaya  geldiğini söylüyor ve herkesin içi rahatlıyor. Sonradan anlıyoruz ki o uzaylı adam aslında dünyayı,  doğaya zarar veren  insanların elinden kurtarmaya çalışıyormuş. Konusunu daha fazla anlatmayayım belki seyredecek olanınız olur. Gezegenime döndüğümde olmayan kulaklarımın çınlamasını istemem.

Yavaş yavaş evime dönme hazırlıklarına başlasam iyi olacak. Biraz sonra gene Fatmaabla’nın evine çıkacağız. Organizmaların beslenme saati. Benim de en çok hoşuma giden zamanlar doğal olarak. Kendi ürettikleri alabalıklardan kızartacaklarmış; haa bir de Kuzu Göbeği dedikleri bir mantarı kavuracaklarmış.

Onları da yedim mi artık gitmeye hazırım demektir. Hımmm ya da? Neyse; en iyisi bir gece daha sıcacık sobalı odada uyuyup, sabah  güzel bir kahvaltı edip sonra yola çıkayım. Evet evet! En iyisi böyle…

Acaba… Yarın akşam yemekte ne var?

 

Eski maceramı merak edenler için:

http://www.yesimozdemir.com/?p=230