kopyasi-p1080504-          -Yani aslında sen beni istemiyor muydun?

-          -Yok! İstememek değil ama… Baban erkek çocuk istiyordu. Sonra peş peşe iki kız doğunca bu sefer de kız olacağını düşünmüştüm.

-          -Eeee? Sonra ne oldu?

-          -Tam seni aldırmaya karar vermiş, yola koyulmuşken yolda halana rastladım.

-          -Ne dedi halam sana?

-          -Olanları anlatınca “Aman kızım çocuk aldırılır mı hiç? Kız olur da istemezseniz ben bakarım” diye kızdı bana. Ben de zaten kararsızdım; vazgeçtim hemen. Ama iyi ki de vazgeçmişim. Yoksa senin gibi bir çocuktan mahrum olacakmışım.

 

Yıllarca her doğum günümde annemden bu öyküyü anlatmasını isterdim. Her kelimesini , sorduğum her sorunun yanıtını ezbere bildiğim halde her seferinde merakla dinlerdim. Belki de şans eseri dünyaya geldiğimi unutmamak istiyordum. Ya da verilmiş bir karardan dolayı pişmanlık duyup duymadıklarının merakıydı bu… Çocuk aklımla “İyi ki doğdun” denmesi , bu yaşamda boşuna nefes almadığımın ispatıydı belki de…

 

Annem  geçen gün “Sen giderek daha sinirli bir kadın haline geldin; farkında mısın?” diye sorduğunda, aslında sadece daha rahat kendimi ifade edebildiğimi algıladım. Belki de haklıydı; eski halime göre daha farklı olduğumu ben de hissediyordum. Eskiden de şimdiki gibi – belki biraz daha saf- düşünüyor, hissediyor ama kelimelere dökmüyordum. Bu açıdan daha dürüst ve daha cesurum şimdi.

 

Burnunun dikine giden , inatçı, bazen sabit fikirli, zaman zaman bir anda  gemileri yakabilecek kadar gözü kara bir kadın oldum ben. Eskiden olduğu gibi herkesin beni sevmesini istemiyorum. Çünkü artık çok iyi biliyorum ki bunun gerçek olabilmesi için çok büyük bedeller ödemek gerekiyor. Ben de bunları ödeyip, dost zannettiklerimin bir kısmının aslında sadece ben verdiğim ve uyumlu olduğum için yanımda olduklarını gördüğüm andan itibaren bütün bakış açım bir anda değişiverdi. İnsanların ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, başkalarının hayatlarına burunlarını sokmaması gerektiğini düşündüğümden  –benim için önemli olanlar dışında- kimsenin ne düşündüğünü önemsemiyorum artık.

 

Eylül’ün hüznüne inat bir neşe ve  sakinlik içinde durup düşünürken kendi kendime, tam da kendim gibi yaşadığımı görüyorum. İstediğim noktaya doğru hızla koşuyorum: Dinginlik… Ona ulaşabilmek için bazen huzursuzluklar yaşasam da dinginlik ve mutluluğun nerede olduğunu çok iyi biliyorum.

 

Kapıdan girdiğimde mis gibi kokan  annemin poğaçasında…

 

Bana şimdiye kadar verilmiş en anlamlı doğum günü hediyesi olan bir Oya ağacının bembeyaz tomurcuğunda…

 

Karşımda oturmuş sessizce kitap okurken başını kaldırıp bana sıcacık bakan bir çift güzel gözde…

 

Gece yarısı bir bardan telefonla istek parçayı dinletip doğum günü  sürprizi yapan dünya güzeli bir ablanın kahkahalarında…

 

Kart sesleriyle doğum günü şarkısı söylemeye çalışan kardeşimde, yeğenimde…

“Hayır! Önce pompayı sıkın eş zamanlı olarak nefes alın” diye hastasına ilaç tarif ederken doğum günümü unutmama çabasında bir diğer ablanın sevimli telaşında…

 

Gün geçtikçe ne kadar ağlak kadınlar olduğumuzu birbirimize gülerek anlattığımız, zaman zaman huzurlu halinden huzursuz olan çocukluk arkadaşım, dostum, cep kadınımda…

 

Gece yarısı ikinci arayan olmasına bozulan, seneye rekoru eline geçirmeyi kafasına koymuş kırmızı saçlı tatlı kadında…

 

“Bak gene unuttu doğum günümü “ diye gülümsediğim, ilk fırsatta bununla dalga geçeceğimizi bildiğim  yeşil gözlü dalgında…

 

“Sen hep unutuyorsun ama bak ben gene unutmadım” diye beni mahcup eden ikinci bebeğini doğuracak olmanın heyecanındaki bir başka kadında…

 

Aklı oğlunda , işi başından aşkın olmasına rağmen “Nasılsın arkadaşım?” diyebilen , bana  yazmanın hediyesi bir arkadaşımda…

“Aşık olmaktan nefret ediyorum” diye söylenen dört yaşındaki hastamın tombulluğunda…

 

Zeytin ağaçlarımızı ilaçlamak için sabahın köründe gelen köyün delikanlısında…

 

Yılların izini üzerinde taşıyan eski bir at arabası tekerleğinin hüzünlü görüntüsünde…

 

Beni gördüğünde heyecandan ne yapacağını bilemez halde bacaklarıma sarılıp , ayaklarımın üzerine başını sevgiyle koyan , bana hediye diğer bir can olan Haydut’un sıcacık nefesinde…

 

Az sonra hazırlanıp, değme restoranlara değişmeyeceğim, köydeki evimizin verandasında baş başa yenilecek bir akşam yemeğinde…

 

Çikolatanın üzerinde üflenecek iyi dilek mumunda…

 

Söylediğim şarkıda gözlerimin dolmasında…

 

Dinginlik ve huzur ben nerede istersem orada artık… Yeter ki görmesini bileyim… Her zaman…

 

 

 Fotoğraf: Dört silahşörler… Yeşim, Bülent, Haydut ve Oya ağacı… Ailemizin yeni ferdine can suyu veriyoruz…