“Üzerime doğru geliyor. Yanımdan geçip gidecek. Bu heyecanı daha önce de yaşadım. İşte düştü. Bir havan mermisi daha . Bu kez çok yakın. Bu da diğerleri gibi geçip gidecek. Hiçbir şey olmayacak. Keskin bir acı. Hayır yanma gibi. Ateşten bir el sağ yanıma yapışmış bırakmıyor. Kapana kısılmış bir hayvan gibi kendimi yerden yere atıyorum . Acı çok fazla…Sonsuz bir boşluğun içine çekiliyorum. Düşüyorum.

Güneşin ışıldayarak, pencere ardından bakanları kandırdığı ayaz mı ayaz bir sabah. Denizden esen rüzgâr yalayıp geçmekte buz tutmuş otları. Buzların beyazlığı göz alıcı bir parlaklıkla kırılmakta güneşin ilk ışıkları altında. Çayırlar, kristal parçacıkları saçılmışçasına parıldıyorlar. Böylesi güzel bir manzaraya doğuyordu güneş, bir gün önce orada yaşananları hiç umursamadan.

Tüm bu olanlar ne kadar gerçek dışı. Oysa nasıl da güzel görünüyorduk üniformalar içerisinde. Cepheye gönderilenleri için için kıskanarak geçerdi günlerimiz. Bizim ne zaman sıramız gelecek, biz ne zaman onlar gibi onurlandırılacağız diye sabırsızlıktan içimiz içimize sığmazdı. Dönenlerin yüzü neden hiç gülmezdi sormadık. Onlar vatan uğruna hayatlarını tehlikeye atmış ağabeylerdi. Bizim coşkumuzu paylaşmamaları onların ağırlığından ileri geliyordu. Şehitler ise atlas kumaşlardan bayraklara sarılıp geliyorlardı geriye. Bir grup sırım gibi asker eşliğinde geçtiklerini görüyorduk naaşlarının. Hiç aklımıza gelmezdi savaşın bir başka yüzü olabileceği. Aslanlar gibi savaşırsın, ya şehit ya da kahraman bir gazi olana kadar hücum edersin onlara, diğerlerine. Ya o arada geçen zamanda olanlar? Kopan kollar bacaklar, yanında vurulan, en sevdiğin arkadaşının beyniyle yapış yapış olan eller… Şimdi biliyorum.

Ne kadar zamandır burada böyle yatıyorum acaba? Arkadaşlarımın ve kendi kanımla toprağın karışmasıyla oluşan bir çeşit çamurun içindeyim. Kan, kurumaya yüz tutmuş artık… Burnuma taze etin kokusu geliyor. Kesif bir barut ve yanık kokusu da hâkim havada. Dikkat edersem, rüzgâr estikçe gelen kekik kokusunu da alabiliyorum biraz. Kekik bana bizim oraları hatırlatıyor. Ilık bahar akşamları bahçede oturup laflarken rüzgâr estikçe kekik kokuları gelirdi. Saçların da kekik kokardı. Başımı gömüp kendimden geçerdim o saçların kokusuyla. Artık yalnız senin için üzgünüm bir tanem. Annem, babamı ben çocukken terk ettiği için hayatım boyunca kendimi yalnız hissetmiştim. Şimdi seviniyorum. Yoksa bir de onun için üzülecektim. Saçları kekik kokulu sevgili, umarım beni çabuk unutursun. Hayır, hayır unutma beni! Ben senin için ve bu ülkenin her bir kadını , her bir erkeği ve çocuğu için buradayım. Beni unutma güzelim. Beni unutma güzel ülkem.

Şimdi mevsim kış, hava da çok soğuk. biraz öncesine kadar çok üşüyordum. Kanım toprağa karışırken tüm vücudum zangır zangır titriyordu. Titredikçe canım daha çok yanıyordu ama titremeyi durduramıyordum. Sonsuzluk kadar uzundu her saniye. Belki de sonsuzluktan daha da uzundu. Neyse birazdan güneş tepeye varacak. . Oysa ben artık üşümüyorum. Artık acı da çekmiyorum. Soğuk hava beni yavaş yavaş uyuşturuyor.

Bizimkiler nerelerdeler acaba? Sesler çok uzaktan geliyor. Bizimkiler kaçıyor muydu yoksa kovalıyorlar mıydı üstümden atlayıp giderlerken? Umarım iyilerdir.

Şimdi anlıyorum cepheden dönenlerin yüzleri neden gülmez. Bunca kan ve ölüm görmek insana kendini değersiz ve güçsüz hissettiriyor. “Dünyada bunca acı varken neden yaşıyorum ki?” diye soruyorsun kendine. Yaşamak anlamını yitiriyor. Her şey ama her şey anlamsız geliyor insana. Dünyada savaş denen şey varken aşk bile anlamsızlaşıyor. Ölmek istiyorsun, bilmenin ağırlığıyla. Gerçeği bilmenin ağırlığı bu… Sıradan insanlar bu gerçeği bilmiyorlar. Sıradan yaşamlarının konforu içinde sıradan dertlerinin tasasını çekiyorlar. Oysa o sırada birileri, şimdi benim olduğum gibi ölümü bekliyor. Ölüm o kadar da kolay gelmiyor. Nazlı bir kadın gibi, arzulandığını bildiğinden gelişini ağırdan alıyor. Ama az kaldı biliyorum. Şanslıyım. Buradan yanımda götüreceğim anılarla birlikte yaşamak zorunda değilim.

Bekle beni arkadaşım. Yanına geliyorum. İki hafta önceydi. Kar suları erimiş siperin içini doldurmuştu. Üstüne bir de kesilmeyen yağmur eklenmişti. Gırtlağımıza kadar çamurun içinde bir siperde etrafımız sarılmış, günlerdir yerimizden kıpırdayamıyorduk. Aklını oynatmış gibiydin. Gözlerinde çılgınca bir bakışla yanıma gelip bana sarılmıştın. “ Yeter, bitsin artık” sözleri dökülmüştü dudaklarından. Siperden çıkmaya doğru yöneldiğinde ne yapacağını anlamış seni durdurmaya çalışmıştım. Ama sen tüfeğin kabzasıyla beni yere yuvarlamıştın. Soğuktan morarmış, çürümüş parmakların tetiği bile çekemezken siperden fırlayıp yürümeye başlamıştın. Onlar da şaşırmışlardı bu harekete. Bir süre ateş eden olmadı. Hep birlikte şaşkınlıkla seyrettik senin, kangren olmuş ayaklarınla seke seke yürüyüşünü. Sanki bir parkta gezercesine sakindin. Sonra toparlandılar ve ateş etmeye başladılar. Seni yerde yatarken gördüğümde, o an hiçbir şey düşünememiştim dostum. Yanına koşup seni sipere çektiğimi hatırlıyor musun? Sana sarıldığımda ellerime koyu kıvamlı bir şey bulaşmıştı. Canını teslim edene kadar, yarısı parçalanmış başını kucağımda sımsıkı tutmuştum. Yanaklarından süzülen gözyaşlarına benimkiler karışmıştı. Can havliyle bir şeyler söylemek istemiştin ama kelimeler yerine anlamsız hırıltılar dökülüyordu dudaklarından. Ne demek istediğini yanına gelince söylersin artık. Cebinden karına yazılmış mektubu çıkarıp elime tutuşturmuştun. Beni bulduklarında o mektup da yerine ulaşır. Ben senden daha şanslıyım dostum, arkamda bıraktığım bir sevgiliden başka kimse yok. Ve son nefesimi muhteşem bir manzaraya karşı vereceğim, senin gibi gırtlağıma kadar çamura boğulduğum bir siperde değil… Senden sonra asla iyi olamadım. Belki biraz da o yüzden kaçmadım o üstüme doğru gelen havan mermisinden.

Silah sesleri durdu mu yoksa ben mi artık duymuyorum? Çatışmalar kesilmiş olmalı. Geliyorlar… Bizimkiler mi yoksa onlar mı bu gelenler? Benim için hava hoş. Onlar vadiyi aştıklarında ben artık burada olmayacağım… Görüntüler bulanıklaşmaya başladı. Aydınlık, her yer ne kadar da aydınlık oldu böyle…

- “Bu hala yaşıyor. ”

- “ Sedyeyi getirin, 24 saatten fazladır burada olmalı, çok kan kaybetmiş. “

- “Emredersin komutanım”

“”

Bu yazıyı yazan Gaziler Dergisi Araştırma Servisi’ne ve yayınlamam için bana izin veren ve destek olan Gaziler Dergisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sayın Kadir Palalar’a teşekkürlerimle…

Fotoğraf: www.deviantart.com