Ben hiç can korkusuyla yaşamadım. Başıma ne geleceğinden endişelenerek işe gitmedim mesela… Ya da akşam evime dönerken her an bir patlamayla hayatımın biteceği gelmedi aklıma. İmkansızlıklar içinde olabilsem de bazen, hiçbir zaman ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmadım.

En yakınlarda yeğenim Barış’a gelmişti askerlik sırası. Bir an önce sağ salim askerliğini yapıp yanımıza dönmesiydi dileğimiz. Valizini hazırladık. “Aman üşümesin!” diye yün içlikler, “Hasta olmasın” diye ilaçlar koyduk yanına giderken. Hafta sonları mutlaka aramasını tembihledik; bizi merakta bırakmasındı. O bizim için daha bir kuzuydu; kuzumuzu gözyaşlarıyla uğurladık. İçten içe dudaklarımız titrerken belli etmemeye çalıştık birbirimize; gülümsedik sessizce…

Acemilik İskenderun’daydı. Sevindik tabii Güneydoğu’da bir yer çıkmadı diye. “Denizci” dedik içimiz rahat etti. Yemin töreninden sonra ise Yalova civarında bir birliğe gönderdiler. Yine içimiz rahattı. Hep diğer çocuklar için endişelendik. Bizim oğlumuz rahattı ama ya diğerlerinin çocukları?

Gözümüz kulağımız hep haberlerdeydi. Şehit haberleri geldikçe mahcup hissettik içten içe. Öyle ya bizim oğlumuz güvendeydi. Ama onlar? Onlar da gözyaşlarıyla uğurlanıp ana baba ocağından uçup gelmişlerdi. Onların da anneleri içlik koymuştu valizlerine; aynı tembihler onlara da yapılmıştı. Aynı merak, aynı özlem…

Biz şanslıydık… Bizim oğlumuz dönenlerdendi… Hem de hiçbir zarar görmeden; kolunu, bacağını, gözünü dağlarda bırakmadan dönen şanslı gençlerdendi. Döndüğünde unutulan gazilerden olmadı bizim oğlumuz; kanı sözde yerde bırakılmayan şehitlerden de değildi… Hep istedik ki hiç kimsenin oğlu gazi ya da şehit olmasın. Herkes yuvasına, anasının yarinin kollarına geri dönsün.

Dedim ya; ben hiç can korkusu yaşamadım. Ölüm tehlikesiyle dolu bir yerde çalışmadım. Bunun ne demek olduğunu ya da nasıl hissedildiğini bilmiyorum; sadece korkunç bir his olabileceğini düşünüyorum. Ben hep batıdaydım. Mardin’i, Diyarbakır’ı, Gaziantep’i , Hakkari’yi görmedim. Çok istedim ama fırsat olmadı. Bir Batıda bizlerin yaşadığı hayatları ve sıkıntılarımızı, hatta şımarık mutsuzluklarımızı düşünün; bir de orada yaşayan, görev yapan insanların yaşam savaşlarını… Bir ülkenin batısına yaz gelmişken, doğusunun hep hazan olması ne tuhaf…

Başlıkta Ahmet Arif’in “İçerde” şiirinin o çok bildik dizesinden esinlendim.

Fotoğraf: Hakkari’nin dağları