Uzun bir süredir aklım dilim tutuldu… Her gün yeni bir felakete uyandığımız halde, susup öylece izlerken buluyorum kendimi. Sanki bütün bu olan bitenden kendimi soyutlamış, herkesin ve her şeyin dışına çıkmış oradan izler gibiyim. Belki de bazen böyle olabilmek gerekiyor nasıl bir saçmalığın yaşandığını fark edebilmek adına… Çünkü duygusal patlamalar yaşanıyor şu günlerde. Hepimiz hem üzgünüz, hem heyecanlı; biraz şaşkınız, çokça öfkeli…

Şehitler verdik onlarca; daha da vermeye devam ediyoruz, edeceğiz… Daha nice genç hayat solup giderken ve bizler yaşlı gözlerle peşlerinden el sallarken yenileri ölüyor olacak. Eğer bir iki şehit verdiysek o bizim günlük rutinimiz olduğu için çok da üstünde durmayacağız; sayıları çok olunca galeyana geleceğiz. Sosyal paylaşım sitelerinde herkes aynı fotoğrafları ve aynı düşünceleri paylaşacak. Profil fotoğraflarımız Türk Bayraklarına dönüşecek. Bu bitmek bilmez kısır döngünün çaresizliğiyle haykıracağız: “Zengin evlerinden neden şehit çıkmıyor?” diye… Verdiğimiz kayıpların öfkesiyle ve zenginlerin kayırılmasına duyulan isyanla kurulmuş bu cümlenin açık anlamı: “Hep fakir insanların evlatları şehit oluyor. Zenginlerin oğulları da vatan uğruna ölsün. Onlar da aynı acıyı yaşasın” değil midir? Ama aslolan ya da olması gereken “Zengin ya da fakir hiç kimsenin evladı ölmesin “ diyebilmektir. Bunu elbette bir şehit ailesinin böyle düşünmesini beklemiyorum ama ya diğerlerimiz?

O diğerleri ki, yaşanılan bir deprem faciasını bile toprak ananın şehitlere isyanına bağlayıp “Darısı Hakkari’nin, Diyarbakır’ın başına!” diyebilecek kadar insanlığa yabancılaşmışlardır… Sapla saman karışmıştır. Van’da yaşayan herkes potansiyel terörist olarak algılandığından “Oh olsun”dur onlara…”Kime oy verdiyse gitsin ondan yardım istesin” dir… Orada birileri canla başla enkazların altından hayatta kalanları kurtarma çabasındayken , diğerleri sosyal paylaşım ortamlarında mangalda kül bırakmamaktadır. Hiç acımadan, düşünmeden vurur ha vururlar…

Afet durumunda zamana karşı ciddi ve hayati bir yarış başladığının artık hepimiz bilincindeyiz. Bu da demek oluyor ki “Az laf, çok iş” üretmek gerekmektedir. İyi ve seri bir organizasyon , yapılan yardımlardan ya da lojistik ihtiyaçlardan bile daha önemlidir. Afet bölgesine ulaşan çadır, battaniye ve temel gıda maddelerinin adil ve akılcı dağıtılamaması nedeniyle yağmalar başlamıştır. Arama ve kurtarma ekiplerinin yanı sıra pek çok sivil, enkazların üzerinde gereksiz bir ağırlığa sebep olarak enkaz altındakiler açısından bir tehdit oluşturmuştur.

Depremden çok kısa bir süre sonra bir çok ülkenin kurtarma ekiplerinden yardım teklifi gelmişti. Hatta kimileri daha Türkiye’nin yanıtını beklemeden İstanbul’a ulaşmış, afet bölgesine gitmek üzere harekete geçmek için gerekli iznin çıkmasını beklemekteydi. Ama o izin bir türlü verilmedi. Teklifler basından takip ettiğimiz üzere “Nazikçe “ reddedildi. Gerekçe ise “Karışıklık olabileceği endişesi” idi…

Şimdi bu noktada durup sakin kafayla bir düşünelim… Herkes ilk 72 saatin öneminden bahsederken , bu konuda profesyonel olan ekipler yardım için hazırken bu teklifi geri çevirmenin mantığını anlayamıyorum. Bu saatten sonra anlamak da istemiyorum zaten… Enkaz altından cansız olarak çıkartılanların bir kısmı belki de bir gün önce ya da iki gün önce o göçüğün altında kurtarılmayı bekliyordu sabırla ve acı içerisinde… Belki o “Karışıklığa” sebep olan ekipler gelip hızla herkesin unuttuğu köylere ulaşsaydı ya da merkezdeki başka bir enkaza dalsalardı örneğin, enkaz altından kurtulanların sayısının şimdikine göre çok daha fazla olacağına hiç şüphem yok. Yöneticiler “Bizim kimseye ihtiyacımız yok. Biz hallederiz” tavrından vazgeçebilselerdi; belki de omuzları çökmüş hüngür hüngür ağlayan adam kırmızı plastik kılıç yerine oğlunu basacaktı bağrına… Ya da Azra’nın annesi, kocasından tam da ümidini kesmişken alacaktı mutlu haberi; sarmaş dolaş olacaklardı bir daha hiç ayrılmamacasına…

Bunlar sadece olasılık elbette… Ama olabilirliği kuvvetli olasılıklar. Zaman bu kadar değerliyken onu kullanamadık gerektiği gibi ne yazık ki… Yakınları enkaz altındayken umutla ve yaşlı gözlerle onları tekrar sağ salim görmek için bekleyenler, ömürlerinin sonuna kadar bu soru işaretiyle yaşayacaklar artık. Destek ekipler gelseydi sevdikleri kurtulacak mıydı? Bu sorunun hak edenlere sorulacağı bir zaman da mutlaka gelecektir. Canların kurtulması için reddedilen destek, iş “Yeni bir Van” inşa etmeye gelince kabul edilir hale dönüştü. Milyonlar aktıkça, belki de yeni duble yolların nerelere kondurulacağının hesabı yapılmaya başlandı; kim bilir?

Politik gösteriler, organizasyondaki beceriksizlikler, üzerlerine dönük onlarca kamera karşısında acılarına yabancılaşan insanlar, enkaz altındaki genç kızla röportaj yapmaya çalışan haberciler, “medyada yas nasıl tutulmalı” tartışmaları, bir birlerini samimiyetsizlikle suçlayanlar, “Konser neden iptal edilmedi?” diye haykıranlar, “Konser neden iptal edildi? Geliri bağışlanabilirdi” diye bağıranlar, “Allahın sopası yok”çular, “Oh olsun”cular, malzemeden çalan pişkin müteahhitler…

İşte bütün bu olup bitene azıcık dışarıda durup bakmaya çalışırken ben… İnsanlığın can çekiştiği, nefretin iktidarı ele geçirmeye çalıştığı şu günlerde… Kendimiz olmaktan, tarifsiz ve giderek çirkinleşen bir yaratığa dönüştüğümüzü acı içerisinde izlerken… Toza dumana karşı haykırıyorum: “SESİMİ DUYAN VAR MI?????????”

Fotoğraf: Hürriyet Gazetesi’nin web sitesinden aldım ancak çekenin kim olduğunu bilemiyorum. Hoş görüsüne sığınarak kaynak belirtemeden yayınlıyorum.