90106Rüzgarın öfkesi dinmeye başlamıştı nihayet. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Az önce izlediği martıyı aradı gözleri umutsuzca. Yoktu… Gitmişti… Tıpkı, az önce yanında seslerini duyup rahatsız olduğu aile ve koyun diğer ucundaki gençler gibi… Tıpkı, “O” nun gibi… Gitmişti! Bir rüzgar çıkmış ve her şeyi alt üst etmişti. “Aynı benim hayatım gibi” diye mırıldandı belli belirsiz titrek sesiyle. Yanaklarındaki kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarını, elinin tersiyle sildi. Yavaşça ayağa kalktı. Elbisesinin kıvrımları arasına saklanmış kum tanecikleri , bir yağmur gibi kumsala döküldü. Sanki derin bir uykudaymışçasına , denizle kumsalın tam da öpüştüğü sınırda yürümeye başladı. Ara sıra büyükçe bir dalga , ayak bileklerine çarpıyor, oradan da elbisesinin etek uçlarını ıslatıyordu.

Koyun yaklaşık ortalarına yakın bir yerinde, birden kumların arasında bir parlaklık dikkatini çekti. Sanki dalgaların o pırıltıyı çalmasından korkarcasına hemen eğilip aldı avuçlarının arasına. İnce bir zincir ve onun ucunda kapaklı oval bir parçadan ibaret bir kolyeydi bulduğu. Altın olduğunu düşündüğü kolyeyi incelemeye başladı merakla. Arkasında, el yazısı tarzında italik yazılmış bir yazı gözüne çarptı. “Sonsuza Kadar Birlikte”… Yazının , parlak yüzeyden hafifçe çukurda kalan harflerini okşadı usulca. Bir insanla sonsuza kadar birlikte olmayı isteyebilmek mümkün müydü kendisi için? Eskiden değil ama şimdi sorsalar yanıtı kesinlikle “Evet!” olurdu. Sonsuza kadar “O”nunla yaşamak isterdi ama ne fayda!

Titreyen parmaklarıyla kolyenin kapağını açtı. Her iki kapağın da içinde, bir süredir suda kalmaktan oldukça yıpranmış ve silikleşmiş, bir kadın ve bir erkek yüzü gülümsüyordu ona. Fotoğraflarda yüz hatlarını tam olarak seçemiyorsa da, mutlu bir “an”ın yansıması oldukları çok belliydi. “Kim bilir, kadıncağız ne kadar üzülmüştür kolyesini kaybettiğine” diye düşündü bir an için. Acaba bu kadın ve erkek, birbirlerine verdikleri sonsuza kadar birlikte olma sözünü tutabiliyorlar mıydı?

Peki bu kolye burada ne arıyordu? Belki yüzerken zincirin klipsi açılmış ve kolye, kadın daha fark edemeden denizin dibini boylamıştı. Ya da bir öfke anında, gözyaşları içinde boynundan kopartıp, denize doğru kendisi savurmuştu büyük bir öfkeyle… Sonra pişman olmuş, aramış ama bir türlü bulamamıştı. Sahi, onlara ne olmuştu acaba?

Genç kadın, sanki elindeki kolyenin sahibini görüverecekmiş gibi telaşla çevresine bakındı. Öğleden sonra gezintisine çıkmış, ufak adımlarla kol kola yürüyen yaşlı bir çift, ağzında bir kemikle koşan bakımsız bir Terrier ile onu kovalayan cinsini anlayamadığı kirli sarı bir köpek ve kumsalın bitimindeki toprak yolda bisiklete binen bir delikanlı dışında kimse görünmüyordu ortalıkta. Ha, bir de koyun diğer ucundan ona doğru yürüyen bir adam vardı belli belirsiz.

Gözlerini kırpmadan adama doğru bakıyordu büyülenmiş gibi. Elleri cebinde, ayakları üzerinde yaylanarak yürüyen adam yaklaştıkça , nefesinin kesilmeye başladığını fark etti. Kesik kesik soluk alıyordu. Yürüyüşü, giyim tarzı… Bu olabilir miydi? Yüreği sanki göğüs kafesini parçalayıp dışarı çıkacaktı. Terleyen avuçlarını , elbisesine sildi. “O” muydu gelen? Yoksa daha o beklenen zaman gelmemiş miydi? Belki “O” da geçen yılı anmak istemişti son bir kere? Başı döndü, gözleri karardı. Bayılmadan önce son gördüğü, adamın giderek yaklaşan siluetiydi.

“Bayan?”…”Bayan iyi misiniz?”… Sesler beyninin duvarlarında yankılanıyordu adeta. Gözlerini açtı. Kumsalda boylu boyunca yatıyordu. Başucundaki adam, endişeli bir sesle tekrar sordu” İyi misiniz?”. Olduğu yerde yavaşça doğruldu. Yaşlı çift de yanlarında durmuş merakla izliyordu olan biteni. “İyiyim… Tansiyonum düştü sanırım”. Adamın yüzüne hem korku, hem de ümitsizlikle baktı. Yanılmıştı. Hayal gücü ona bir oyun oynamıştı. “O” değildi işte! Cılız bir sesle çevresindekileri ikna etmeye çalıştı bir kez daha.“İyiyim… Merak etmeyin…”

Başından beri sessiz kalan yaşlı kadın telaşla lafa girdi. “Tuzlu bir ayran içsin bari kızcağız!”. Diğerleri de bunun iyi bir fikir olduğu konusunda birleştiler. Adam elini genç kadına uzattı. Uzanan eli ürkekçe tuttu. Adamın eli sıcak ve güvenliydi. Tıpkı “O”nun elleri gibiydi. Artık çok uzakta olan elleri gibi…

Birkaç dakika sonra, yakındaki bir gözlemecinin bahçesinde oturuyorlardı. “Geçen sene de burada mı oturmuştuk acaba?” diye düşünmeden edemedi. Bazı anıları hatırlamakta zorlanıyordu ve bu onu kahrediyordu. Sevdiği adamın sesi ve kokusu yavaş yavaş siliniyordu beyninden. Sanki onlar silindiğinde, “O”nu tamamen kaybedecekmiş gibi hissediyordu kendisini. Bir yandan kafasından binlerce düşünce geçiyor, bir yandan da az önce gelen bol tuzlu ayranın köpükleriyle dalgın dalgın oynuyordu. Karşısında oturan adam sessizce çayını yudumluyordu. “Nasıl? Biraz daha iyisiniz değil mi?”. Adamın sesiyle irkildi. Sanki onun varlığını o ana kadar tamamen unutmuş gibiydi. Rengi solgun dudaklarında zorlama bir tebessümle mırıldandı. “Daha iyi olacağım… Bir gün…” Adamın soru sorar gibi bakan gözleri, aylardır sırtında taşıdığı ağır yükü bir nebze olsun hafifletmek için cesaret vermişti ona. Anlatacaktı…

“Geçen sene bu zamanlar yine bu kumsaldaydım, sevdiğim adamla birlikte. Tutkulu bir ilişkimiz vardı. Birbirimizi hem çok severdik, hem de çok didişirdik. Kıskançlıklar, tuhaf güvensizlikler, kendi bildiğinin doğru olduğunu dayatmalar, anlamsız kavgalarla çarçur etmişiz aslında günlerimizi. Hep ertelerdik yaşanacak güzel anları. Hep yapacak daha önemli işler vardı önceliğimizde. Bu kumsal, ikimize de çok iyi gelmişti, bir masal gibiydi adeta. Tatilden döndükten bir kaç ay sonra, anlam veremediğimiz sağlık şikayetleri başladı. Ne olduğunu anlayamıyorduk ama gün geçtikçe halsizleşiyor ve genel durumu kötüye gidiyordu. Hastaneye onunla birlikte ben de gitmek istedim ama kabul etmedi. Yaklaşık 1 hafta süren tetkiklerden sonra bir akşam karşılıklı şaraplarımızı içerken birden bire bana yakında öleceğini söyledi. Öylece bakakaldım yüzüne. Anlayamıyordum. Ölmek de nereden çıkmıştı şimdi? “

Sesi gibi bütün bedeni de titriyordu anlatırken. Göz pınarlarında biriken yaşları akıtmamak için zor tutuyordu kendisini. Adam o sıcacık elleriyle, güç verircesine kadının elini tuttu. Ne kadar tuhaf bir durumda bulunduklarını düşündü kadın bir an için. Eli, tanımadığı bir adamın avuçlarında, sevdiği adamı anlatıyordu. Sesindeki pürüzü gidermek için hafifçe öksürdü ve devam etti…

“Çılgınlar gibi ağlamaya başlamıştım. Bu, neden bizim başımıza gelmişti? Neden “O” ölmek zorundaydı? Hayatta önemli olan şeylerin tam da farkına varmaya başlarken, neydi bütün bu olanlar? Sanki ölecek olan benmişim gibi beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Sonra….” Derin bir nefes aldı. Sesindeki tereddütten sözüne devam edip etmeyeceği belli değildi.

“Sonra bana gideceğini söyledi. Ölüm geldiğinde, onu yerinde bulamayacaktı. Gittiği yeri kimse bilmeyecekti. Ne zaman öldüğünü de… “O” ölümü bekleyeceğine, ölüm onu arasın bulsun diye düşünüyordu. Bir hafta içinde her şeyini sattı savdı. Dostlarıyla vedalaştı. Beni sonsuza kadar seveceğini ama yaşamının ne kadar kaldığı belli olmayan son günlerini tek başına geçirmeyi istediğini söyledi. Benden, peşine düşmemem için de söz aldı. Ne zaman gideceğini bilmiyordum. Kabul etmiş gibi görünüp, elbette izlemekti amacım. Ama bir sabah uyandığımda, yanımda yoktu… Gitmişti işte!

Ağlaya ağlaya yastığını kokladım saatlerce. Cep telefonundan ulaşmaya çalıştım, servis dışıydı. Bir daha da ne gördüm ne de sesini duydum… Hayatta mı hala onu bile bilmiyorum… Özlemi dinecek, sevgisi bitecek mi? Sanmıyorum. Nefes alan bir ölü gibiyim artık. Bu yüke, kalbim nasıl dayanacak benim? İşte, sonunda da, ondan kalan izleri yeniden canlandırmak için bu kumsala geldim”

Uzun bir sessizlik oldu ikisinin arasında. Yeni gelen çaylardan birer yudum alındı. Adam, elindeki sigara paketini çevirerek ritmik bir şekilde masaya vuruyordu. Söylenecek en doğru kelimeleri seçmeye çalışmanın tedirginliği vardı üzerinde. Kadın, acıdan küçücük olmuş öylece oturuyordu karşısında.

“Bakın…” diye söze başladı. “Yaşam ne yazık ki her zaman bizim planladığımız gibi gitmiyor. Bazen sevecen bazen de çok hoyrat ve acımasız oluyor bizlere karşı. Şu an için çok acı çektiğinizi görüyorum ve kesinlikle de çok haklısınız. Ama sizin bu hissettiklerinizi hayatında bir kere bile hissedemeden bu dünyadan göçmüş bir sürü insan da var; biliyorsunuz. Bir süre sonra, bu yangın dinecek. İşte o zaman…”

Dimdik, kadının gözlerinin içine bakarak devam etti. “İşte o zaman, yaşamdan çalınmış bu anlar, bu güzel anılar, sizin için kâr olacak. Sevgi ve özlemle anımsayacağınız, gözünüz gibi koruyacağınız bir hazine. Şimdi belki bunu anlamanız ya da kabul etmeniz kolay değil. Ama bir süre sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bana güvenin…” Artık gitme vakti gelmişti. Ayağa kalktı. Adamın sıcacık elini sımsıkı kavradı ve ilk defa yürekten gülümsedi. “Daha iyi olacağım. Söz veriyorum! Her şey için teşekkürler. Kumsal beni çağırıyor. Gitmeliyim!”.

Gün sessizce batıyordu. Gökyüzü kızıl ve pembenin farklı tonlarına bürünmüştü. Giderek serinlemeye başlayan kumlara oturdu. Sakin bir göle benzeyen denizi seyretmeye başladı.“O” nu her zaman sevecekti ve hep özleyecekti. Yaşayacağı hiçbir şey, bu gerçeği değiştiremeyecekti. “O”, yüreğinde en değerli hazineleri sakladığı sandıkta yerini almıştı ve kendisi yaşadığı müddetçe onunla birlikte “O” da yaşayacaktı. Gökyüzünde giderek daha belirginleşen bir yıldıza gözlerini dikti. “Sen, ya bir yıldız oldun artık ya da bilmediğim bir yerlerde aynı yıldıza bakıyoruz seninle. Bunu bilmiyorum. Sensiz yaşamaya korkuyorum. Ama bildiğim tek bir şey var. Seni seviyorum….”

Not : Bir süredir giderek yoğunlaşan başka projelerim yüzünden, MB’da yazma ve severek takip ettiğim yazıları okuma şansım olamıyor ne yazık ki… Kendi sınırlarımı zorladığım ama bundan da büyük keyif aldığım işlere giriştim. Umarım hedeflerime ulaşırım. Bu yüzden bir süre buralarda olamayacağım. Beni merak etmeyin diye haber vermek istedim:) Şimdilik hoşçakalın…