586572_6793_111- Deniz Bakışlı Kadın :

Her zamanki öğle yürüyüşlerimden birisinde, minik taş bir merdivenle çıkılan mavi bir kapının önünde durdum. Burada, mavinin çeşitli tonlarında boyanmış kapılar hep farklı bir his uyandırıyor bende. Önce uzun süre kapıyı inceledim. Sonra deklanşörüme bastım. Güzel çıkıp çıkmadığını kontrol ettiğim sırada, kapı açıldı ve içeriden gözleri de, aynı o güzel kapı gibi masmavi olan, aydınlık yüzlü bir kadın çıkıverdi:

- Merhaba…

- Merhaba…

- Uzun süredir hayran hayran kapınızı inceliyorum.

- Aaaa beğendiniz mi?

- Evet, hem de çok!

- Siz, gazeteci misiniz?

- Hayır. Ben doktorum; 1 aylığına görevli olarak geldim. Öğle tatillerini de bu şekilde değerlendiriyorum işte. Hem çevreyi geziyorum, hem de fotoğraf çekiyorum.

- Ne güzel! Beni de çeker misiniz?

- Elbette!

- Hay Allah! Üstüm başım da çok düzgün değil ama…

- Olsun olsun. Ben de sadece yüzünüzü çekerim. Zaten yüzünüzdeki ışıltı yeter!

- Tamam… Nasıl durayım? Size mi bakayım?

- Siz rahat olun. Ben en uygun zamanda çekerim. İşte! Harika oldu! Size de göstereyim, bakın…

- Aaaa ne güzel çıkmışım! Bir poz daha vereyim mi?

- İstiyorsanız neden olmasın? Evet… Çok güzel…

- Bir çay ikram etseydim size?

- Teşekkür ederim; belki başka bir zaman. Hazır hava güzelken biraz daha yürüyeyim.

- Nasıl isterseniz. Ben de sizi ziyarete gelirim sonra. Hem muayene de olurum belki.

- Tabii ne zaman isterseniz buyurun gelin. İyi günler…

- Size de iyi günler!

O mavi kapının önünden uzaklaşırken, deniz bakışlı kadının bende tuhaf bir keyif yarattığını hissettim. Bir şarkı dolandı dilime : “Bir deniz üstündeyim;ne ucu var ne bucağı……”

586572_6793_22- Mezar Taşı :

Eskiden, ne zaman bir mezarlığın yanından geçsem, huzursuz hissederdim kendimi. Mümkün olduğunca hızlı adımlarla ve o tarafa bakmamaya çalışarak yürürdüm. Ormana’da, bu küçük belde için oldukça fazla sayıda mezarlık var. Daha ilk geldiğim gün bile dikkatimi çekmişti. Fakat diğer gördüklerimden farklı olarak buradakilerde çok bakımlı ve huzurlu hatta neredeyse (tuhaf gelecek ama) sevimli bir görüntü vardı. Yabancı ülkelerdeki mezarlıkların ne kadar bakımlı olduğunu düşünüp, bizim niçin ölen yakınlarımıza hakkettiği özeni göstermediğimizi düşünürdüm hep…

Dev ağaçların altına kurulmuş minik bir mezarlığın kenarında durdum. Çok eskilere ait mezar taşları gördüğüm gibi, daha düzenlemesi yapılmamış , başına gecici bir taş konmuş mezarlar vardı. Bir de büyükçe bir kum havuzu görüntüsünde , aile mezarları oldukça fazlaydı. Bazı ailelerin bunu tercih ettiğini sonradan öğrendim. Bu havuz görüntülü mezarların bir kısmı doluydu; bir kısmı ise sabırla ebedi misafirinin gelmesini bekliyordu. Aile mezarına sahip birisinin, daha ölmeden önce -mesela bakkala ekmek almaya giderken- kendi mezarının önünden geçmesinin nasıl bir duygu olabileceğini düşündüm bir an için. Yaşamla ölümün bundan daha sarmaş dolaş bir anı olabilir miydi acaba?

Uzun uzun mezar taşlarının üzerlerindeki yazıları okudum. Doğum ve ölüm tarihlerine bakarak kaç yaşında ölmüş olduklarını hesapladım teker teker. İlk defa içimde tuhaf bir huzur duygusuyla , yaşam ve ölümün o kırılgan çizgisinde kalmak istedim bir süre için de olsa. Kuş cıvıltıları ve yaprakların arasından üzerime düşen parlak güneş, bana tekrar yaşam devinimime dönmem gerektiğini hatırlattı bir anda… Ölüm karşısında her şeyin ne kadar anlamsız olduğunu bir kere daha düşündüm… Aklımda bir şarkı yankılanmaya başladı yine eskilerden: “Yarın bu bacaklar, ayrılık dağını aşacak……” .

586572_6793_33-Yavru Ceylan:

Yolun kenarında oturuyordu. Yanından geçtiğim sırada , kafasını oynadığı oyundan kaldırıp ürkek gözlerle önce bana, sonra da yakınlarda olup olmadığından emin olmak için annesine baktı … Bir yalaktan ineklerine su içiren annesine gülümseyerek, başımla selam verdim ve yoluma devam ettim. Aynı yoldan geri dönerken hala orada olduklarını gördüm ve durdum. Bu sefer, mavi okul önlüğüyle bir erkek çocuk da, yanlarında, yıpranmış bir futbol topunun peşinde koşturmaktaydı. Elimdeki fotoğraf makinesini her gören gibi, bu kadın da beni gazeteci zannetmişti. Kendimi tanıttım. Şimdiye kadar gördüğüm en derin yeşil gözlere sahipti. Nedense bir çekingenlik geldi ve fotoğrafını çekmek istediğimi bir türlü söyleyemedim.

Anneyle biraz daha ayak üstü lafladıktan sonra, beni meraklı gözlerle inceleyen küçük kızın yanına yaklaştım. Adı Esra imiş. Kaç yaşında olduğunu sorduğumda “Dört!” diye yüzünde gururlu bir ifadeyle cevap verdi. 4 yaş! Önünde, eğer her şey yolunda giderse, daha çok uzun bir yaşam vardı. 4 yaşındaki halimi hatırlamaya çalıştım. Ben de Esra kadar ürkek miydim? Sanmıyorum… Yüzüne dikkatle bakarak büyüyünce nasıl bir kız olacağını tahmin etmeye çalıştım. Bu ürkek duruşu bir gün gelip, geçecek miydi? Erkenden evlenip çoluk çocuğa karışıp, burada yaşamını annesi gibi mi sürdürecekti? Kahvehaneden gelecek kocasına , eteğini çekiştiren çocuğunu azarlayarak yemek mi hazırlayacaktı? Saçlarında mevsimsiz çiçekler mi boy verecekti? Yoksa bilinmeyen denizlere yelken açacak kadar cesur mu olacaktı? Sahi, yavru ceylan bakışlı Esra ne olacaktı?

Tüm bunlar kafamdan geçerken, fotoğrafını çekmek için izin istedim. Şaşırtacak bir kararlılıkla istediğini söyledi. Bir kaç poz çektikten sonra, artık sıkılmış olduğunu fark ettim. Çok da üstelemek istemedim. Vedalaşırken, onu öpmek için eğildim. Boynuma sarılan minicik kollarının yumuşaklığını ve yanağıma kondurduğu belli belirsiz öpücüğün sıcaklığını, yüreğime bir güzel yerleştirdim. Her an için bir şarkı hep var mıydı, yoksa bugün bana mı öyle geliyor : “Bu gün sen çok gençsin yavrum; hayat ümit, neşe dolu…….”.