75190(GALAKSİ REHBERİ)

Yıl 2007 … Bitmek bilmez bir yolculuktan sonra nihayet dünya çevresinde yörüngeye girdim. Kendime, dünyada yaşayan insan ve diğer canlı türleri ile ilgili inceleme yapacağım yeni bir yer belirledim. Tabii sizin hayal ettiğiniz gibi uzun süren bilimsel araştırmalarla ineceğim yeri tespit ettiğimi söylemek isterdim. Aslına bakarsanız aramızda kalsın, üstlerim de öyle yaptığımı zannediyorlar. Bense şöyle bir yöntem izlemeyi daha çok seviyorum. Dünya haritasını önüme seriyorum. Gözümü kapatıp, işaret parmağımı rastgele bir noktaya basarak önce bir kıta seçiyorum. Aynı yöntemle ülke, il, hatta daha küçük yerleşimlere kadar iniyorum. Şimdi izninizle, gene aynı yöntemle son olarak seçmiş olduğum yerin koordinatlarını amirlerime bildirmek zorundayım…

 

- Xyzicon beni duyuyor musunuz?

- Sizi dinliyoruz.

- Dünyaya iniş yapıyorum.

- Koordinatları verin.

- Kuzey 37.04.31.10 , Doğu 31.34.57.90. Yükseklik 3215 Feet.

- Anlaşıldı… Orası neresi?

- Türkiye, Antalya , Ormana!

- Anlaşıldı… Bol şans Zubidik!

 

Evet! Yukarıdakilerle işim bir süreliğine bitti. Atmosferi yırtarcasına inişe geçiyorum. İşin bu kısmından nefret ediyorum. Tok karnına da bu kadar sarsıntı hiç çekilmiyor doğrusu. Bütün yol boyunca sıkıntıdan ne kadar abur cubur varsa hepsini tükettim ne yazık ki; şu önümdeki göbek de cabası… Xyzicon’a döner dönmez hemen diyete gireceğim. Neyse ki sarsıntı geçti; yoksa midem ağzıma geliyordu. Oooo, tam da gününde iniyorum buraya! Bu kadar yoğun bulutların arasından geçtiğime göre aşağıda kıyamet kopuyor olsa gerek. Beni ve uzay aracımı görmesinler diye gece iniş yapıyorum elbette. Ne kadar gizlenmeye çalışsam da, bazen görgü tanıkları haberim olmadan fotoğraflarımı çekiyor. Döndüğümde üstlerimden yediğim fırçayı tahmin edebiliyorsunuzdur umarım. Gözüme sakin bir tepe kestirip oraya iniş yapmaya karar veriyorum.

 

Aracımdan dışarı çıktığımda yanıma bir şemsiye almadığıma hayıflanıyorum kendi kendime. Ama bir dakika; zaten bu halimle ortalıkta dolaşamam ki! Hemen içinde saklanacağım, bir dünyalı beden bulmalıyım kendime. Herkes evlerinde uyuyor şu anda. Zaten elektrikler de kesik. Şimdiye kadar Türkiye’de nereye indiysem sık sık elektriklerin kesildiğine tanık oldum. İşte gene böyle bir geceye denk geldim şansıma. Neyse; çok da fazla oyalanmamalıyım, yine bir gören olabilir. Cam ve tuğla içinden geçebilme özelliğim sayesinde önümdeki pencereden bir şimşek anında rahatlıkla içeri süzülebilirim. Diğer zamanlarda geçmeye kalktığımda, biraz fazlaca parladığımdan fark edilme riskim yüksek çünkü… Eveeeet… 1…2….Şimdiiiiii!!!!

 

Ohhh bu iş de bitti sonunda! Bu sefer bir kadın bedeninin içine yerleştim. Buradan rahat rahat gözlem yapabileceğim. İşim bitip de geri dönmek için bu bedeni terk ettiğimde ise, sevgili ev sahibem hiç bir şey hatırlayamayacak… Biraz telaşlı ve korkmuş görünüyor şu anda. Tuhaf tuhaf hareketler yapıyor. Sık sık derin nefesler alıyor, kalbi son derece hızlı atıyor ve göz bebekleri de kocaman olmuş. Bu kadın… Sanırım şeyyy… Siz dünyalılar nasıl diyordunuz? Hahhh hatırladım! Ödlek! Neyse ki tekrar yatağa yattı. Beyin dalgaları yavaşlamaya başladı. Bir an önce uyusa da ben de biraz dinlensem. Ne de olsa uzun bir yolculuktu ve yarın çok işim var…

 

Sabah olduğunda uyanıp yeni kendime çekidüzen vermeye başlıyorum. Offf , bu kadının saçları da ne böyle??? Neyse ki çabucak şekle giriyor. Daha önce de kıvırcık saçlı ev sahibelerim olmuştu çünkü… Ne giysem acaba? Amaaannn; bu valizde kot pantolon ve kazaktan başka bir şey yok mu? Madem kadın oldum, şöyle topuklu ayakkabılar giyip, süslü püslü gezseydim fena mı olurdu?. Bendeki de şans işte! Mecburen giyiniyorum işte bir şeyler. Evet… Sanırım güne hazırım. Hımmm bir dakika… Askıda bir de beyaz önlük var. Tabii yaaa; beyin taramasını ve veri aktarımını çok daha önce yapmalıydım; nasıl da gözümden kaçtı? Bztttttt…. Bzzztttttt…. Bzzztttt… Tamam! Adım Yeşim, doktorum ve geçici bir süre ile buradayım. Neyse, şimdilik bu kadar bilgi yeter. Bu kadının kafası çok karışık, daha sonra geniş bir vakitte devam ederim; şu anda uğraşamayacağım. Şimdi bilgi toplama vakti…

 

Bulunduğum yer bir Sağlık Ocağı imiş. Şu anda benden(bizden) başka sadece bir hemşire var. İkinci hemşire kursta olduğu için burada değilmiş. İşte, uzun zamandır özlemini çektiğim Türk’lere has, kahvaltı ve çay keyfimi yapıyorum. Nasıl da özlemişim! Sırf bu yüzden bile bazen, yeni araştırmalar yapmak için yer tespit ederken, gözümün ucuyla bakarak Türkiye’ye kendimce biraz torpil geçiyorum. İşte! Nihayet ilk hastam geldi. Yaşlı bir kadın. Hemşirenin peşine düşüp muayene odasına geçiyoruz. Yaşlı kadın anlatıyor, anlatıyor… Çok ilginç! Dizinden girip, karnını dolaşıp,sağ elinin parmaklarından çıkan bir ağrı anlatıyor. Hemen ev sahibemin beynini tarayarak gerekli bilgilere ulaşıp, muayene edip ilaçlarını yazıyorum. Çok güzel… Kimse benden şüphelenmedi. Biraz sonra “Şizofren” olduğu bilgisine ulaştığım bir adam geliyor; adı Hüseyin. Benden hiç hoşlanmadı; bir şeylerden mi şüphelendi acaba? Sürekli, benim buradan gidip , askere gitmiş olan eski doktorun bir an önce dönmesini istiyor. Sakinleştirmeye çalışıyoruz. Elimi omzuna koyup “Kardeş, ben zaten bu akşam gideceğim. Sen asıl bu kadını nasıl sepetleyeceksin onu düşün!”demek geçiyor içimden, vazgeçiyorum tabii… Tam kapıdan çıkacakken geri dönüp tekrar aynı şeyleri söylemeye başlıyor. Üzülüyorum durumuna. Hemşirenin söylediğine göre bu civarda oldukça fazla şizofreni vakası varmış. Bu konuyu araştırmak üzere kaydediyorum.

 

Odaya geçtiğimizde, bu civarda yaşayan kadınların genel özellikleriyle ilgili bir fikir sahibi olmak için 15-49 Yaş Kadın bilgi formlarına göz atmaya başlıyorum. Bu, benim arayıp da bulamadığım bir durum. Bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan da bilgi topluyorum. Burada kadın cinsi fazlaca doğurgan. Kartlardan anladığım kadarıyla 4 ve üstü yavrulayan oldukça fazla kadın var. Hatta bir kaç tane 10 ve 11 yavrulu kadın bile gördüm bu kartlarda! Zaten, indiğim bir çok küçük yerleşimde, kadınların dünya yaşına göre çok yıpranmış olduklarını gözlemliyorum. Hemen, hemşire ile durumu konuşup, uygun bir zamanda yanlarına giderek bu kadar çok yavrulamalarının nedenlerini araştırmaya karar veriyorum.

 

 

 

“Yemek vakti” diyor Hemşire Hanım. Tabii ya! Öğle vakti yemek yeniyor dünyada; siz üç öğün besleniyorsunuz. Bakmayın benim yol boyu yemiş olduğuma bizde öğün tektir… Kapıdan yemyeşil ağaçlarla çevrili bahçeye çıkıyorum. Burada Çam, Ladin, Ardıç, Karaağaç, Katran adını verdiğiniz ağaç türleri varmış. Zaten geldiğim andan itibaren bu yeşilliğe hayran kaldım. Bahçedeki köpek Zago da anladı sanırım benim yabancı olduğu…. Suratıma kötü kötü bakıp, hırlıyor. Sağlık Ocağı’nın bulunduğu tepeden yavaş yavaş aşağıya doğru yürürken, topuklu ayakkabı giymemiş olduğuma da seviniyorum için için.

 

Minik yolun iki yanında çok ilginç mimaride evler görüyorum. Bir kısmı Ermeni, bir kısmı ise buranın yerli ustaları tarafından yapılmış. Derhal fotoğraf çekme programını yüklüyorum ev sahibemin gözlerine. Zaten diyafram ile göz bebeği aynı mekanizma ile çalışıyor bildiğiniz gibi. Göz kapaklarımı bir kere açıp kapatınca çekim yapmış oluyorum. Eğer üst üste kırpıştırırsam , seri çekim yapıyorum anlamına geliyor. Neyse, yol boyu fotoğraf çeke çeke , minik bir meydana geliyorum. Hımmm… Bu güzel koku da nereden geliyor acaba? Kokuyu izleyerek “Meşhur Ormana Köftecisi” yazan bir lokantaya giriyorum. Yaklaşık 20 dakika sonra;ızgara köfte, közlenmiş soğan, biber ve nohutlu pilavdan oluşan öğle yemeğini afiyetle yiyorum. Xyzicon’a paket servis yapıp yapamayacaklarını sormanın iyi bir fikir olmadığını düşünerek, tekrar yola koyuluyorum. Kiminle karşılaşsam bana gülümseyerek selam veriyorlar. Nereden tanıyor bu insanlar beni; hayret! Gerçi oldukça sakin ortalık. Hemşiremin (nasıl da havaya girdim ama) söylediğine göre, asıl Eylül başında gelmek gerekiyormuş buralara; “Üzüm Festivali” zamanı… Bir dahaki gelişimi bu tarihlere getirmeye karar vererek tekrar Sağlık Ocağı’na geri dönüyorum.

 

Burada halk çok meraklı. Zaten Türk’ler genel olarak ülkenin her yerinde çok meraklılar niyeyse. Hemen nereli olduğumu soruyorlar örneğin. Nasıl cevap vereyim? Hem söylesem , bilecekler mi ki? Mümkün olduğu kadar sorularını yanıtsız bırakmaya özen gösteriyorum. Hem, bu bedende uzun süre kalamayacağım da belli oldu. Bu kadın habire telefonla konuşuyor. Amma da çok arayanı soranı var ! Zaten dedim ya “kafası da bir tuhaf” diye… Amannn bana ne? Ben nasıl olsa gidiyorum artık.

 

Gelen giden hastalar ve aralarda bol sohbetle iş gününün sonuna geliyoruz. Birden, bilgisayarın karşısına geçmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum. Büyük büyük onisim (sizdeki “dede” nin karşılığı oluyor) anlatırdı; onların zamanında varmış buna benzer aletler. İyi ama, bu ilkel aletle benim ne gibi bir işim olabilir ki? Sanırım ev sahibem de benim beynime girmeye çalışıyor. Yaman çıktı doğrusu! Şimdi, neden olduğunu bilmediğim bir şekilde izlenimlerimi yazıyorum. Yazma işim biter bitmez de gideceğim zaten bu bedenden. Bir gün bile dayanamadım baksanıza. Hem canım da şöyle bol tereyağlı İskender çekti. Haritada Bursa’ya bir parmak basıp gideyim bari… Umarım orada daha doğru düzgün birisini bulurum da, birkaç hafta kalırım hiç olmazsa!

 

Ben Zubidik… Bir görevin daha sonuna geldim. Başka bir seyir defterinde buluşmak üzere, hoşçakalın…

 

 
Not 1: Xyzicon’a fotoğrafları yolladım zaten o anda. Ama yüreğim elvermedi, hadi sizlerle de paylaşayım bari.

 

Not 2: Koordinatları kafadan uydurduğumu sananlar; yanıldınız:)

 

Not 3: Uzun bir yazı olduğunun farkındayım ama bölmek istemedim. Sonuna kadar okuyanların sabrını kutluyorum…