47609Bilmediğim bir kentin ıssız bir sokağındayım. Saat gece yarısını geçeli çok olmuş sanırım; ortalık o kadar sessiz ki! Sadece nefesimin sesini duyabiliyorum. Ne bir köpek havlaması, ne de bir korna … Buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Sanki şu andan öncesini hiç yaşamamışım ya da tümüyle hafızamdan silinmiş gibi… Ne yapacağımı bilemez bir şekilde çevreme ürkekçe göz gezdiriyorum. Arnavut kaldırımı taşlarla döşenmiş minik bir sokaktayım.

Sanırım biraz önce yağmur yağmış. Taşların üzerinde , sokağın sonunda bulunan sokak lambasının cılız ışığının yansımalarını görebiliyorum. Elimle saçlarıma dokunuyorum; ıslaklar… Üzerimdeki giysiler de öyle… Şaşırıyorum. Yağmurun altında, nerede olduğunu bile bilmediğim bu sokakta ne işim var benim? Başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Hala yağmur bulutları üzerimde olsa gerek, çünkü tek bir yıldız bile göremiyorum. Yüzüme birkaç tane taze yağmur damlası düşüp, yanaklarımdan boynuma doğru süzülüyor. “Buradan bir an önce gitmem lazım” diye düşünüyorum…

Sokağın iki yanında dizilmiş taştan evlere, bir ışık görmek umuduyla bakıyorum. Hepsi de cılız ışığın yarım yamalak aydınlattığı duvarlarıyla ve gölgede kalan gizleriyle beni ürkütüyor. Pencerelerde tek bir ışık bile yok. Perdeler, sanki orada yaşayanlar bir daha dönmemek üzere bir yolculuğa çıkmışçasına sımsıkı kapalı… Uyumuş olabileceklerini düşünüyorum. Bana en yakın evin kapısına yöneliyorum. Üzerinde yaprak motifleri olan süslü bir kapının önündeyim şimdi. Aslan başı şeklinde olan tokmağa doğru titreyen elimle uzanıyorum. Tedirgin bir şekilde tokmağı bir kere kapıya dokunduruyorum. Şiddeti o kadar zayıf ki, kendim bile çıkan sesi duymakta zorlanıyorum. Biraz bekleyip, hiçbir hareket olmadığını gördükten sonra, tüm cesaretimi toplayıp tekrar tokmağı kapıya vuruyorum, iki kere… Çıkan tok ses, omzumun üzerinden boş sokağa yayılıp, sokağın sonunda yankılanıyor. “Sadece bu evdekiler değil, bütün sokak uyanacak şimdi” diye huzursuzlanıyorum. Bekliyorum… Hiçbir kıpırtı yok. Telaşla başka bir evin kapısına koşuyorum. Bütün sokakta ne kadar ev varsa hepsinin kapılarını birer birer çalıyorum. Sessizliğin sesi kulak zarlarımı patlatacak gibi geliyor birden.Hafifçe çiselemeye başlayan yağmurda, giderek kuruyan bedenim, üşümeye başlıyor yine…

Kaldırımın kenarına oturuyorum. Titremeye başlayan dizlerim, bedenimi taşımıyor artık. Yağmurun altında, terkedilmiş bir çocuk gibi minicik olmuş, yüzümden damlalar süzülürken, dizlerimi kollarımla kucaklamış, düşünüyorum. Ne yaparsam yapayım bu sokaktan çıkamıyorum. Sanki iki ucu da çıkmaz bir sokak burası. Bütün dikkatimi yoğunlaştırarak olanları hatırlamaya zorluyorum . “Sakinleşmeliyim” diyorum sürekli kendi kendime… Birden gözüm sağ ayağıma kayıyor. Ayakkabım ayağımda yok! Ne zamandan beri ayakkabısızım? Ayakkabım nerede peki? Telaşla etrafıma bakınıyorum. Tabanımın hem acıdığını, hem de üşüdüğünü hissediyorum. Acıyan yerleri incelediğimde, iki tane derin yara ve bir sürü sıyrık olduğunu görüyorum. Daha önce fark etmemiş olmama şaşırıyorum. Hem, ayakkabım olmadan nasıl gideceğim buradan?

Kaldırımın kenarında, yağmurun altında, bir ayakkabım kaybolmuş ve üşüyorken, öylece oturuyorum. Hiçbir şey yapamadan… Tek başına…Sadece yağmurun ve nefesimin sesi… Ve yoğun bir karanlık. Ben karanlıktan korkarım. Şimdi de korkuyorum zaten… Neredeyim ben? Nasıl çıkacağım bu sokaktan? Bir an önce günün doğmasını istiyorum… Üşüyorum!