45999“Yeşiiiiimmm! Hadi eve gel artııııkkk! Baban gelecek birazdaaannnn!”… Bu, sanırım benim yaşlarımda olan herkesin, çocukluğunda sokaktan eve girmeleri için klasikleşmiş bir çağrıydı o zamanlar. Bütün gün sokakta kan ter içinde , tüm enerjimizi tükettikten sonra, yorgun, terli ama bir o kadar da sakinleşmiş bir halde evlerimizin yolunu tutardık. Sofraya oturmadan eller , parmak aralarına kum girmiş ayaklar bir güzel yıkanır, temiz pak yemeğe otururduk. Uyurken, kafamızda yarınki sokak düşüncesiyle, huzurlu bir uykuya dalardık. Neler yaşamadık ki sokakta?

Apartmanımızın arkasında bir incir ağacı vardı. O zamanlar bize kocaman görünürdü. Onun gövdesini, kargılarla çevirip minik bir kulübe haline getirmiştik. İçini bir güzel süpürüp, yerlere kilimler sermiştik. Evden ya da bakkaldan gazoz, bisküvi alıp orada yerdik sıcak öğle sonlarında. Yaprakların hışırtısı ve tatlı serin gölgesi hala hatırımda… “Teksas”, “Zagor”, “Tommiks” türü bütün dergilerimizi oraya getirmiştik. Ben , mahallenin çocuklarına dergileri kiraya verirdim. Parayı peşin alır, dergiyi verir, ertesi gün “acaba dergiyi getirecek mi? “diye düşünmezdim. Çünkü o zaman bir söz verildiğinde, tutulurdu; aksini bilmezdik, görmemiştik çünkü… Bazen, artık genç kız olmaya başlamış olan ablamların “Cep Foto-Roman” larını evden gizlice kaçırır, dergideki kadınla erkeğin öpüşme fotoğraflarına bakıp bakıp gülüşürdük.

3 kız, 3 erkekten oluşan bir grup kurmuştuk. Her gün bazen bilen arkadaşlarımız bir halk dansını öğretirdi ( Çayda çıra favorimdi), bazen de o gün populer olan herhangi bir şarkıya ( En çok “One way Ticket”i severdim) kendimiz bir koreografi yaratırdık . Eş zamanlı olarak hareketleri yapmayı başardığımızda da keyfimize diyecek yoktu doğrusu! İyice hazırlandıktan sonra, annelerimize, bakkala, kasaba, kuaföre haber verip, belli bir saatte mahallede gösteri yapardık. Bir arkadaşımızın annesi “Artık kocaman kızlar oldunuz. Böyle ona buna dans gösterisi yapmanız hiç de hoş değil!” dedikten sonra, dans grubumuz dağıldı…

İp atlamak bizi kesmediği için, çift iple atlardık. Atlayanın arkasına yenileri eklenir, bazen de gözümüz kapalı bir şekilde atlamaya çalışırdık. Kızlar olarak “Çin-Çan” diye bir oyun oynardık. Adının nereden geldiğini bugün bile bilmiyorum. Sanki Çin kökenliymiş gibi geliyor kulağa:) Uzun bir lastiğin boş iki ucunu bağlar, onu iki kişi ayak bileklerinden geçirir, gerili iki lastiğin arasına birisi girer ve mecburi olan bir takım hareketleri tamamlardı. Sonra seviye dize getirilir, bu şekilde bele kadar ulaşırdı lastik.Genelde, her zaman akranlarımdan daha uzun boylu olduğum için de, genelde kazanan ben olurdum.Sek sek te o kadar başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. O zaman da , şimdi olduğu gibi tek ayak üzerinde durmakta zorlanırdım.

“Yakan top” en sevdiğim oyunlardan birisiydi. Can kapma konusunda çok başarılı olduğum için, takıma oyuncu seçme aşamasında , kurucu olanlar – ki kurucu olmak için de “ aldım verdim ben seni yendim” şeklinde bir tekerlemeyle ayrı bir mini oyun oynanırdı- beni isterlerdi. Bazı arkadaşlar topu o kadar hızlı fırlatırlardı ki , hakikaten de top canımızı yakardı… Onlarla aynı takımda olmaya can atardım. Canım tatlıdır ne de olsa…

“Saklambaç” oynarken, apartman boşluklarından tutun da, bakkal tezgahının arkasına kadar her yer mekanımızdı. Bazı arkadaşlar çok iyi saklanırdı. Hatta bir keresinde bir arkadaşımızı aramaktan bıkıp, pes edip , “Tamam! Çık artık kurtsun!” diye bağırdığımızda bile çıkmamıştı. Meğerse annesi çağırmış ve haberimiz olmadan çoktan eve gitmiş bile:)

“Güzellik mi, çirkinlik mi?” diye saçma sapan bir oyun oynadığımızı da hatırlıyorum. “Öndeee turnaaa, davul zurnaaa, biiirrrr kiii üçççç” gibi bir şeyler geveliyorduk yanılmıyorsam. Ne demek olduğunu o zaman da bilmezdim zaten…Çirkin olmamız istediğinde, kendimizi en olmayacak hallere sokardık. Gözlerimizi şaşı yapar, dişlek olur ya da saçımızı başımızı dağıtırdık. Güzel olacağımızda da , gözlerimizi süzerek en etkili gülümsememizi takınır ve seçilen olmayı beklerdik. Bu oyunun ayrıntılarını çok hatırlayamıyorum bir türlü. Hatırlayan varsa bana da anlatsın lütfen.

Tabii bir de futbol maceram vardı. Mahalledeki erkek çocuklar, yandaki boş arsada belirli günlerde maç yaparlardı. Biz kızlar da bir taraftan papatyalardan taç ve kolye yapardık , bir taraftan da onları seyredip, tezahüratta bulunurduk. Bazen oyuncu eksikleri olur bizden birilerini alırlardı oyuna. İşte o günlerden birinde beni de oyuna aldılar. Tabii benimle dalga geçmesinler diye var gücümle koştum dururdum. En çok taç atmak hoşuma gidiyordu ama…Elimi kullandığım ender anlardan birisi olduğundan herhalde…Sonra bana diz üstünde top sektirmeyi öğrettiler. Topu göğsümle düzeltmeyi, gerekirse kafamla sektirmeyi, hepsini öğrendim. Hatta onlarla top sektirme yarışmalarına bile girme cesaretini gördüm kendimde.Sonra annemin bana kızıp, futbolu yasaklamasıyla ( O zamanlar bir futbol fanatiği değildi tabii. Şimdi olsa acayip desteklerdi mutlaka) futboldaki parlak kariyerim, henüz başlayamadan bitmiş oldu:)

Sokakta olmak, birlik olmak, bir oyunu paylaşmak, aslında sosyalleşmemizin belki de en ciddi adımlarından birisiydi bizler için. Üzerinden yıllar geçmiş olsa bile, o oyunların izlerini, hissettirdiklerini , yüreğimizin en kuytularında saklıyoruz her birimiz… Aklıma geldikçe içimi ısıtan, bugünün salt gerçeğinden uzak kalmak istediğimde sığındığım anılarımdır onlar benim… Ne zaman sokakta oynayan çocuklar görsem -ki artık ne yazık ki rastlamak çok zor- , aralarına karışıvermek istiyorum. Gene kan ter içinde kalıncaya kadar koşturmak ve annemin beni babam geldiği için eve çağırmasını beklemek….