umbrella_by_pauajusaSabahtan beri yağmur hiç dinmek bilmemişti. Henüz öğle saatleri olmasına karşın gökyüzü kasvetli bir kurşunilikteydi. Biraz öncesine kadar durgun bir göl gibi olan soluk mavi deniz, giderek huzursuzlanmaya ve kararmaya başlamıştı. Telaşlı bir şekilde balık yakalamaya çalışan iki karabataktan başka hiçbir canlı yoktu çevrede. Sanki , deniz kenarındaki bu minik orman , başka bir dünyaya aitti. Ne bir insan, ne telefon, ne de bir gürültü. Sadece yağmurun ve dalgaların sesi…

Bir kadın ve bir adam… Camları buğulanmış bir arabanın içinde oturmaktaydı. Kaportaya düşen damlaların tıkırtısı giderek şiddetini arttırıyordu. Yarı açık camlardan dışarı Sezen Aksu’nun “Eskidendi, Çok Eskiden”in melodisi ağır ağır gökyüzüne doğru yayılıyordu. Ön camdan seyrettikleri deniz, yağmur damlaları camdan süzülürken giderek bulanıklaşıyordu, ta ki silecekler damlaları camın üzerinden sıyırıncaya kadar.

Uzun uzun sessizlikler oluyordu. Arada da tutuk konuşma çabaları. Kurulabilecek bütün cümleleri kurmuşlardı belki de. Geldikleri noktada da sessiz bir isyandı yaşadıkları. Mümkün olduğunca göz temasına geçmek istemiyorlardı. Çünkü o gözlerdeki çığlığı görmek, her ikisine de ağır geliyordu. Kadın, gözlerini balık avlamaya çalışan karabataklara dikmişti. Karabataklarla ilgili anlamsız bir şeyler gevelediler. Hatta bir ara kendilerini kaptırıp ,denize dalıp çıktığında ağzında balık görebilir miyiz diye meraklanmaya bile başladılar. Adam, sık sık ortamdaki ağır havayı dağıtmak istercesine buğulanmış camları silip duruyordu. Az sonra yeniden camlar aynı hale dönüşüyor ve adam bir kere daha camları siliyordu.

Giderek büyüyen dalgaları izlerken, tam da dalganın kırıldığı noktada levreğin nasıl yüzdüğünü konuşmaya başladılar. Oradan balık tutma maceralarına geçildi. Bir ara kendilerini kahkahalarla gülerken bulmalarına şaşırdılar. Saatlerdir ilk defa ağız dolusu gülmüşlerdi. Bu, ikisine de iyi gelmişti. Aynı gülen yüzlerle nasıl tanıştıklarını ve birlikte başlarına gelen komik olayları hatırlamaya başladılar. Birisinin sözü bitmeden diğeri lafa giriyordu. Şimdi, radyoda daha neşeli parçalar eşlik ediyordu konuşmalara. Yaşanılan güzel anları belki de unutmaktan korktuklarından tekrar tekrar konuştular.

Bir ara gözgöze geldiler. Uzun uzun birbirlerinin yüzüne baktılar. Adam elini uzattı ve kadının iki kaşının arasındaki gergin noktaya parmağıyla masaj yapmaya başladı. Ne zaman kadın kaşlarını çatsa, adam hep aynı şeyi yapardı zaten.”Ben bu adamı seviyorum” diye düşündü kadın ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Adamsa nemlenen gözlerini göstermemek için başını çevirdi ve tekrar camdaki buğularla ilgilenmeye başladı. Sonra arabadan indi. Bagajı açıp kapattı. Kadının kapısını açtığında ,bir elinde mavi bir şemsiye, yağmurun altında bekliyordu. Elini uzattı. Kadının elinden tuttu , arabadan çıkmasına yardım etti.

Şimdi mavi bir şemsiyenin altında, deli gibi yağan yağmurda öylece duruyorlardı. Giderek sertleşen rüzgardan üşüdü kadın. Biraz daha sokuldu adama. Adamın sigara ile karışık parfümünün tanıdık kokusunu çekti içine. Uzun uzun denizi seyrettiler birbirlerine sımsıkı sarılarak. Hiç konuşmadan.

Yüzüne değen soğuk rüzgar karşısında gözlerini kapattı kadın. Derin bir nefes aldı ve o mavi şemsiyenin altında, sonsuza kadar adamla birlikte olabilmeyi diledi….